|
SON DAKİKA
Memur-Sen Eylemleri Baltalamayı Bırakmalı
3 Köyde Daha “Dolu” Hasarı
Zafer Çağlayan 26 Mayıs’ta Çorum’da
Su Faturaları Can Yakıyor
Eski Defterden Yeni Notlar…
Gazanfer Eryüksel gazanfereryuksel@yaylahaber.com
Paraya sıkışınca eski defterleri kurcalamak gelenektir. Yazının eski defteri ise çocukluğudur. Günün kökleri, yarının sürgünleri hep o zamanlarda, çocukluktadır. Dedik ve girdik yazıya…
İşte çocukluk katlarındayız zamanın…
İstanbul… Oruçgazi İlkokulu…
Bize hafta sonları filmler gösterilirdi. Muhsin Ertuğrul’un Bir Millet Uyanıyor… Charlie Chaplin’in sessiz sinema örnekleri…
Veremle Savaş Haftası’ndaysak eğer, film öncesi veremle mücadele belgeselleri…
O hain verem mikrobu yok mu? Bir yerlerden bulaşmıştır bize ve sinsi, sinsi dolaşır kanımızda…
Ne zaman kötü ve yetersiz beslenerek zayıf düşersek, o sinsi mikrop çok sevdiği akciğerlerimize çökerek bizi hasta ederdi.
Sarkaç savruluyor… “Biz 88 kuşağı, kucağımızda bulduk Kürt sorunu, Türban sorununu…”
Kürt Sorunu’nun, 1968 ve 78 kuşaklarına taşıyıcı annelik yaptırılarak bugünlere geldiğimizin farkında değildik bunları söylerken. Kucağımızda bulduğumuz “sorunların” babasının meçhul, anasının emperyalizm olduğunu ise bir türlü göremiyorduk.
Yaşı geçkin emperyal ana, döllenen yumurtalarının rahatça gelişebilmesi için taşıyıcı anneler bulmakta hiç zorlanmamıştır.
Verem mikrobu nasıl sağlıklı bünyede hastalık üretemez ise Kürt Sorunu, Türban Sorunu ve hatta Ermeni Soykırımı, Dersim Soykırım'ının da sahne alabilmesi için o ülkenin zayıf düşürülmesi birinci şarttır.
24 Ocak 1980 ekonomik kararlarının emperyalizmin dayatmalarıyla köşeye sıkıştırılan bir ülkeye içirilen zehirdir. Şifa niyetine sunuldu ancak… 70 sente muhtaç olmuştuk… Ne yapabilirdik ki?
Aslında yapacak çok şeyimiz vardı. Mustafa Kemal'in "Milli İktisat" programı... Ama...
Köşeye sıkıştırılma bağlamında 1 Mayıs 1977, Maraş ve Çorum olayları başta olmak üzere yapılan tertipler burada hatırlanmalıdır. Toplum, psikolojik olarak baskılanarak darbeye hazırlanmıştır.
Türkiye ekonomisi, küresel şirketler tarafından teslim alınmaya başlayacak, özelleşerek güzelleşecektir ülke! Zaman içinde öyle güzelleşecektik ki, bizi her gören ıslık çalacaktır...
Derken bir sabah erken 12 Eylül 1980’di tarihler, ABD’nin “bizim çocuklar” diye kıvandığı generaller darbesiyle uyanmıştır Türkiye…
Darbenin başı Kenan Evren hatıralarında darbe kararının 1977’de alındığını ancak “şartların olgunlaşmasını beklediklerini” söyleyerek tarihi bir olguya açıklık getirmiştir.
Sağ-sol çatışmaları, suikastlar, taranan kahvehaneler… 1 Mayıs 1977 olayları… Maraş ve Çorum derken şartlar olgunlaşmış (!) ve düğmeye basılmıştır. Ham meyve hormon enjekte edilerek olgunlaştırılmıştır.
Toplumun getirildiği, “Şu akan kan dursun da ne olursa olsun…” noktası olgunlaşan şartların öteki yüzüdür.
Silahlı örgüt kurarak mevcut düzeni “tağyir, tebdil ve ilga” edeceği söylenen örgütlerin ise neredeyse çoğu 11 Eylül 1980’den 13 Eylül 1980’e geçildiğinde derdest edilmiştir. Kaçabilen yurtdışına gitmiş, kalan da öyle veya böyle yakalanmıştır.
24 Ocak 1980 kararlarının mimarı, dönemim hem DPT Müsteşarı, hem de Başbakanlık Müsteşarı olan Turgut Özal, 12 Eylül darbesinden sonra Başbakan Yardımcısı olarak ekonominin dümenindedir. O kararları imzalayan Başbakan mı dediniz? Özal makam, mevki sahibiyken, Başbakan Zincirbozan'ın taşlı yollarında volta atmaktadır.
Daha sonra Türkiye’nin en uzun süre Dışişleri Bakanlığı yapmış siyasetçilerinden İhsan Sabri Çağlayangil CIA için, “Bizim altımızı oymuşlarda haberimiz olmamış…” diyerek bir gerçeğin altını samimiyetle çizmiştir.
1983 yılında kendini “Devlet Başkanı” ilan eden Kenan Evren, Danışma Meclisi’nin kapanmasını fırsat bilerek Milli Birlik Konseyi’nden iki tane kanun kuvvetinde kararname çıkarmıştır.
2011′de ise “Kanun Kuvvetinde Kararname” çıkarma yetkisini kendisine veren bir iktidara olduğunu hatırlayıp sürdürelim yazımızı… Yazıyı sürdürmesine sürdürelim de, günümüzde iktidarın KHK'leri, TBMM çalışırken bile bu yetkiyi kullanmakta ısrarcı olduklarının ve işlerine geldiği zaman "milletin iradesi"ni bayrak yaptıklarının, işlerine gelmeyince de Meclis'i yok saydıklarının altının defalarca çizilmesi gereğini de hiç unutmayalım.
Sayın Evren bu Kararnamelerin yasalaşmasını 1983 Kasım’ında seçilerek iktidara gelecek partiye bırakmıştır. Ancak Evren’in kurdurduğu parti seçimlerde gele zar atınca, Turgut Özal’ın kurduğu ANAP iktidar olmuştur. ANAP Hükümeti’nin Bakanlar Kurulu bu kararnamelerin ilki olan KKTC’nin tanınmasını onaylamıştır. Ancak, Türkiye’nin on iki eyalete bölünmesini öngören ikinci kararname, “Halkın infialini kazandırır” gerekçesiyle, uykuya yatırılmıştır. Ne zamana kadar mı? Tabii şartlar olgunlaşana kadar… Federasyon için ilk uyandırma hamlesi… 1991 yılında Cumhurbaşkanı olan Özal, gerekli alt yapının kendince hazır olduğuna inanarak, Kürt varlığını tanıdığını ilan etmiş ve “Federasyon dâhil her konu tartışılmalıdır” demiştir.
Kanla, irfanla, devrimle kurulan bir ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin federasyona dönüştürülerek yıkılması için kervan bir ileri, iki geri yola çıkmıştır.
Federasyon kervanının tek koldan ilerlediğini düşünenler yanılacaktır. Niye mi?
Aynı tarihte Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olan R. Tayyip Erdoğan, Necmettin Erbakan’a sunulmak üzere, Mehmet Bilginer’e bir “Kürt Raporu” hazırlatmıştır.
Figen Özen bu Rapor’u “Büyük Abi” adlı yazı dizisinin 31’inci bölümünde şöyle yorumlamaktadır.
“Bu Rapor, her ne kadar RP’nin oylarını Güneydoğu’daki oylarını arttırmak niyetiyle hazırlanmış ise de, Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kullanılarak, Cumhuriyet’in ve Devlet’in ele geçirilmek amacını güttüğü açıkça görülmektedir. Rapor’un 2. Madde’si son derece dikkat çekicidir. ‘Türkiye’de 75 yıldan beridir resmi ideolojinin Kürt inkârcı, asimilasyoncu, baskıcı davrandığını açık seçik söylemeli ve resmi ideolojiyi yüksek sesle sorgulayabilmeliyiz.’ Ayrıca Erdoğan, Erbakan’a sunduğu Kürt Raporu’nda ‘Ana dilde eğitim ve Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’daki belediyelerde Kürtçenin serbestçe konuşulması’ gereğini de savunmuştur.” Eski CIA Başkanı Graham Fuller’in 1995′de yaptığı kehanet midir? “Yugoslavya parçalanacak, Irak işgal edilecek, TÜRKİYE BÖLÜNECEKTİR.”,
Hiç bir şey tesadüflere bırakılmamış, bütün yıkım projeleri alt yapısı hazırlanarak planlanmış ve hayata geçirilmiştir.
Siyasi suikastlar birbiri ardına gelmektedir… Prof. Dr. Muammer Aksoy, Doç. Dr. Bahriye Üçok, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Doç Dr. Necip Hablemitoğlu, Orgeneral Eşref Bitlis ve Gaffar Okkan’ın katledilmesi gibi.
Oynanan oyunun farkına varan ve tertibi bozacak olan isimler peş peşe öldürülmektedir. Bu isimler toplumu bilgilendirerek oyunu bozacak cesur kalemlerdir. Ayrıca Muammer Aksoy Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Genel Başkanı’dır. Öyleyse bertaraf edilmeleri kimin çıkarınadır sorusunun yanıtı gün gibi, güneş gibi açıktır.
"Katli vaciptir" hükmü verilen yurtseverler için tetikçiler, emperyalizmin paralı uşaklarıdır. Gerçek katil CIA'dır, MOSSAD'dır, Alman Vakıfları'dır.
Toplumun bir başka kesimi ise tarikatlar ve bazı cemaat benzeri yapılar üzerinden denetim altına alınmakta ve yönlendirilmektedir.
Bölücü teröre karşı en dirençli güç ise Türk Ordusu’dur. Asker, terörle mücadelede elinden geleni özveriyle yaparken, siyasilerden de gerekli adımların atılmasını istemekte ancak beklenen hamleler bir türlü yapılmamakta veya yaptırılmamaktadır.
Türkiye’de bütün bunlar 32 kısım tekmili birden yaşanırken Yugoslavya tarih sahnesinden silinmiş, sıra Irak’ın işgaline ve parçalanmasına gelmiştir. Türkiye’de iktidarda olan DSP, ANAP, MHP koalisyonu ilk önce yapay bir kriz ile diz çökertilmiş (2001) ve beyaz atlı prens olarak Kemal Derviş çantasında ulusal ekonomiyi çökertme planlarıyla gönderilmiştir.
Hasta edilen ekonomiye yine acı bir ilaç lazımdır. 24 Ocak 1980 Kararları’nın ileri aşaması uygulamaya konulmuştur. Emperyalizm, Türkiye ekonomisinde mıntıka temizliği yapmaktadır. Yani verem mikrobunun iktidarı için zayıf düşürme uygulaması sahne almıştır. Tabii hastamız GDO'lu glikozla tatlandırılmış zehri hep şifa niyetine içecek, ancak her seferinde biraz daha güçsüz kalacaktır. Bu zehrin en önemli özelliği kişilerin düşünme yetisi ve milli kimliğinin yitirmesine neden olmasıdır. Toplumun savunma mekanizmaları bertaraf edilmektedir. Tarım çökertilmekte, KİT’ler yok pahasına satılmaktadır.
Yeter mi yetmez!..
Ecevit’in Irak işgaline destek olmaması üzerine düğmeye basılmış, koalisyon içerden dağıtılmıştır. Kimdi o erken seçim diyerek ortaklığı bozan ortak? Herkes kendi rolünü, var gücüyle oynamaktadır.
İşte bu süreçte 28 Şubat’ın meyvesi artık dalında olgunlaşmıştır. CFR’nin memorandumunu tüzükleştiren bir parti yüksek huzurdadır. AKP, zayıf düşürülen topluma baldıran şerbeti niyetine sunulmuştur.
Bu dönemde, “Hocam bunlar böylece sosyalleşecekler, demokratlaşacaklar…” diyenlerden “Yetmez Ama Evet”çiler türetilecektir.
04 Haziran 2003… İkiz Yasalar TBMM’nde kabul edilmiş, 18 Haziran 2003’de ise Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. " İkiz Yasalar'ın Ağa Babası ABD'li Başkan Wilson'dur. F. Özen"
20 Şubat 2008… Vakıflar Yasası… Lozan "YOK" sayılmıştır.
Rockefeller Vakfı, Dünya Kiliseler Birliği, George Soros Vakfı; Evangelist Protestan ABD, AB ve ülkemizdeki Azınlık Kiliseleri’nin isteğiyle Vakıflar Yasası çıkarılmıştır. Bu isteğin destekçileri arasında CIA ve MOSSAD gibi örgütlerinde olması kimseyi şaşırtmamalıdır.
Bu arada bir başka tertip kervanı yola çıkarılmıştır. Malta Sürgünleri’nin 21. yüzyıl uyarlaması Ergenekon adı verilen hayali bir terör örgütü ileri sürülerek yapılan tutuklamalardır. Silivri zindanı bölünme tehlikesini topluma anlatma olasılığı olan isimlerle doldurulmuş ve çeşitli teranelerle Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevi olan Türk Ordusu saldırıların hedefi haline getirilmiştir. Zayıf düşürülmeye çalışılan Türkiye Cumhuriyeti “sivil (bölücü) anayasa” denen bir başka glikozlu hormonla tatlandırılmış zehirli ilacı şifa niyetine içerek ulus devlet yatıp federasyon olarak uyansın diye mesai yapılmaktadır. Millet, zehrin glikozlu tadından olsa gerek, intihara sürüklendiğinin farkında değildir. Kasımpaşalı, karizmatik Başbakan'ın elindeki silah "İleri Demokrasi ve vesayetsiz ülke"dir.
Ama Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim etmek lazım… Siviller ve emekli askerler Silivri’ye, muvazzaf subaylar Hasdal’a kapatılarak ileri demokraside altın (!) sayfalar yazılmaktadır.
Türk milleti ise medya kuşatmasında narkoz altında dizileri gerçek, olup bitenleri ise hayal misali izlemektedir. Toplum, algı zafiyetinde tavan yapmış durumdadır. Partiler, sendikalar, dernekler iç operasyonlar ile medya kuşatmasındaki toplumla uygun adım gitmektedir.
Dâhili tertiplerle ele geçirilen ve işlevsizleştirilen parti, sendika ve derneklerde tabandan başlayarak yapılacak bir millileştirme hareketi tehlikenin farkına varabilen her yurttaşın temel görevidir.
Gözlemcilikten ve kısmen de kendi kendine söylenerek yakınmaktan, etkinliğe geçmenin eşiğinde bir toplumsal süreçtir yaşadığımız. Artık şu parti, bu parti eşiği çoktan geçilmiş, her türlü etnik, dini, siyasi ayrılığı öteleyerek milleti birleştirmenin olmazsa olmazı bizleri beklemektedir. Bu hamleyi yapmayanları tarih affetmeyecektir.
Yükleniyor...
|
|