Giriş:

Türkiye Cumhuriyetin kuruluşunun 94. Kuruluş yılını Kütahya Dumlupınar üniversitesinde kutlamak bir lütuf oldu. Malumunuz olduğu üzere tarih boyunca hiç esir yaşamamış ve daima kendi bayrağı altında kendi değerleri (mahiyet) ile özgür ve yeni bir hüviyetle devlet şeklinde yaşayan Türkler, Dumlupınar köyü yakınında kazandığı zaferle Türkiye Cumhuriyeti adıyla yeni devletin kuruluşunun son adımı atılmıştır. “Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyete ve istiklale timsal olmuş ve olmaya devam edecek bir milletiz” diyen Mustafa Kemal Paşa şahsen yönettiği için bu savaşa Başkumandanlık Meydan Muharebesi de denilir. Kurtuluş Savaşı'nın kesin bir Türk zaferiyle sonuçlanmasını sağlayan bu çarpışmanın yıldönümü Türkiye'de milli bayram olarak kutlanmaktadır, çünkü özgürlüğümüz ve bağımsızlığımızın simgesidir.

Böyle bir önemli bir gün arifesinde Dumlupınar Üniversitesi ve Eksen eğitimci Kamu Sendikası işbirliğiyle 26-28 Ekim 2017 tarihlerinde Kütahya’da düzenlenen 2. Türk İslâm Siyasi Düşüncesi Kongresinde Türkiye Cumhuriyeti Kuruluş Dönemi ve Felsefesi Olarak Anadoluculuk konulu bir bildiri sunmayı bir onur ve lütuf olarak görmemin gerekçelerini yazayım.

Niçin Türk İslâm Siyasi Düşüncesi Kongresi?

İslam Felsefesi üzerine çalışan bir akademisyen olarak bütün çalışmalarımızı Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak üzerine yoğunlaştırıyoruz. Türkistan/Atayurt ve Türkiye/Anayurt irtibatının fikri ve kültürel temellerini araştırıp, klasik metinlerimizi okuyup anlayıp yaşadığımız sorunların çözümünde etkisini olası katkılarını araştırıyoruz. Böylece milli/yerli/dini değerlerimizi içe kapanmadan yani yerelleşmeden evrenselleştirmeye çalışıyoruz. Evrensellikten kastımız da insanlığın ilk ferdi (ister isim ister sıfat olarak alınsın Adem) itibaren üretilen fikri birikimin (hikmet) farklı zaman ve mekanlarda ortaya çıkan biçimlerini sorgulayıcı bir zihniyetle okumayarak tikel (yerli/milli/dini) değerlerimizi tümel veriler ışığında okumaktır.

Bu bağlamda ilahiyat fakültelerinde İslam felsefesinin özgünlüğü meselesini müzakere ederken onu tarihin belirli bir kesiminin (Antik Yunan felsefesinin) izdüşümü ve/ya tekrarı diye okuyan, felsefe ve din, akıl ve vahiyi birbirini ötekileştiren seküler ve dindar pozivistlerin ikilemine düşmeyen bir perspektif içinde olmaya çalışıyoruz. Çünkü tarihin belirli bir anında olan olay, olgunun başka bir zaman ve mekânda aynen tekrarının mümkün olmadığı birazcık tarih felsefesinden haberdar olanlar için malumdur. Üretilen bir metnin de başka bir zaman ve mekânda yeniden okunması ve yorumlanması da (şerh/haşiye/talik) bir tekrar değil, o dönemin sosyo-politik şartlarında ortaya konulan yeni ve özgün bir metindir. Ayrıca K. Popper’in Açık Toplum ve Düşmanları adlı eserinde “Tarihin Bir Anlamı Var mıdır?” diyerek sorup, bize okutulanın galiplerin tarih sunumu olduğu, aslında mağlup olan her söylemin olası bir iktidarlık durumu da söz konusu olduğu da malumdur. Dolayısıyla ortodoksi ve heteredoksi diye nitelemeler aslında kazanan tarafın söylemiyle belirlenir. Bu anlamda “galip sayılır bu yolda mağlup” da denilebilir.

Sözü uzatmayalım İslam Felsefesini Ortaçağ Batı/Yunan felsefesinin bir izdüşümü olarak görmenin ve onu felsefe-din, akıl-vahiy dikotomisine sokarak bir nevi din Felsefesine indirgemenin bir anlamı ve tutarlılığı yoktur. İnsanlığın felsefi birikimini antik yunan ile başlatan Batı’nın böyle görüp, üstelik özellikle ilahiyat fakültelerinde felsefe grubu derslerine giren Batı’da ihtisas yapan akademisyenleri felsefe bölümlerinde değil de, Oriental veya Islamic Studies dedikleri yerlerde çalıştırmaları kendileri açısından doğal. Çünkü İslam Felsefesi veya İslam üzerine çalışmaları arkeolojik ve antropolojik bir niteliğe sokarak, zaman dışı görüyorlar. Böylece sizin islam felsefesi veya İslam hukuku dediğiniz çalışmalar artık işlevselliğini yitirmiş arkeolojik çalışmalardan ibarettir diyorlar. Bu onlar açısından tutarlı olabilir ama oralarda ihtisas yapmış arkadaşların büyük bir kısmı bunu Türkiye’de gizliyorlar, üstelik çok azı yaptıkları doktora tezlerini Türkçeye çevirip yayımlıyorlar, işte bunu tutarlı görmek mümkün değil. Felsefeyi insanlığın seçkin zekalarıyla yolda/olmak ve kaygıları paylaşmak olarak niteleyince, yaşadığınız soru(n)lara dair çözüm önerilerini çoğaltmak için tarihte ne, nerede, nasıl ve niçin olmuş, kim tarafından yapılmış sorularının cevaplarını araştırarak, tarihsiz okumaların talihsizliğinden kaçınmak şart.

Biz de bu anlamda Tanrı-evren ve insan irtibatının mahiyetini, insanın bu dünyada mutluluğu elde etmesini (tahsilu’s-saade), ahirette ise mutlak kurtuluşu ve mutluluğu (saadetu’l-kusva) temin edecek ilkeleri (Tevhid-Nübüvvet ve Mead) farklı zaman ve mekânlarda biçimlerini İslam Felsefesi bağlamında eleştirel ve mukayeseli bir tarzda okuyoruz. Tanrı’nın hiçbir kavme uyarıcı göndermeden sorumlu tutmayacağını, ismini bilmediğimiz binlerce uygulayıcı seçkin insan (nebi/rasül) olduğu tezinden hareketle Türklerin bu süreçteki yerlerini de Türk Felsefesi bağlamında okuyoruz. Arap ve Fars Müslümanlık tasavvurları dışında gelişen bir Türk Müslümanlığı tezini savunuyoruz.

Anadolu irfanı denilen kavramın içinin siyasi/iktisadi birimler haline dönüşen cemaatler tarafından içinin boşaltılmamasını Hanefi fıkhı, Maturidi Akaidi ve Yesevi öğretisi bağlamında güncellemeye çalışıyoruz. Farabi’nin İlimlerin Sayımı adlı felsefeye giriş metni olarak değerlendirdiğimiz klasik çalışmadan hareketle medeni/siyasi ilimleri, fıkıh, kelam ve ahlak ilişkisi bağlamında okumayı ve güncellemeyi öneriyoruz.

Bu bağlamda Türk-İslam Siyasi düşüncesi kongrelerinin düzenlenmesi de İlahiyat ve Felsefe bölümlerinde yaşanılan bir anakronizmin benzerinin siyaset bilimleri bölümlerinde görüldüğü kaygısından hareketledir. Tarihte sürekli devlet kurmuş bir geleneğe sahip bir milletin çocukları olarak bu coğrafyanın insanını yönetmek için eğitileceksiniz ama kadim Türk devletleri ve yönetimi, yöneticileri hakkında asgari seviyede bile olsa bilgi sahibi olmayaksanız, böyle bir şeyin tutarlı ve verimli olması mümkün mü?

2. Türkiye Cumhuriyeti Kuruluş Dönemi ve Anadoluculuk Felsefesi

Kadim Dünyanın küresel gücü olan Osmanlı, Karlofça antlaşmasıyla (1699) başlayan bir duraklama ve akabinde gerileme dönemine girdi.1498’de Portekizli Vasko dö Gama, Ümit Burnu’nu geçerek Hindistan’a vardı. Böylece Portekizliler Hindistan denizyolunu buldular. Fransa Mısır'ı İşgal etti. (1798) Ortadoğu ve Uzakdoğu’un bütün maddi zenginliklerini Batı’ya aktarılmasıyla Kristof Kolomb’un İspanya’dan yola çıkıp Amerika’yı keşfiyle (1492) Batılı ülkelerin siyasi ve ekonomik açıdan güçlenme sürecini hızlandırdı. Fikri açıdan da Rönesans ve dini açıdan reform hareketlerine giriştiler. 1789 Fransız ihtilaliyle dünya sosyo-politik yapısı monarşiden Cumhuriyeti, dinsellikten sekülarizm ve laikliğe, krallıktan cumhuriyete geçişe başladı. Osmanlı devleti de Batı karşısında yaşadığı sorunlara fikri, siyasi ve iktisadi çözümler (tanzimat/ıslahat) bulmaya çalıştı. Özellikle Üç Tarz-ı Siyaset ile uyum sağlamaya çalıştı. Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük politikalarından en sonuncusu ile Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Farklı içerikleriyle ortaya çıkan bütün fikirler ve akımlar, kuruluş aşamasındaki mahiyet ve hüviyet ilişkisindeki sorunları çözmeye yönelikti.

Fransız ihtilaliyle yeni politik ve reel durum olan Ulus Devlet ile ortaya çıkmak için toplumsal sözleşmenin ötesinde yeni bir kimlik inşa etmek gerekiyordu. Ulus/millet ve devlet olmanın yolu, halka tarihsel bir kimlik veren mitik bir anlatı inşa etmekten geçiyordu. Bir köken bulunur ve toplumun bugünkü mevcudiyeti dil, kültür ve değerler açısından bu kökene bağlanır. Bu arayış zorunluluktan kaynaklanmış olsa gerektir, çünkü 11. yüzyıldan itibaren müslümanlaşan Anadolu’da toplu din değiştirmelerle melez Anadolu Türklüğü oluşmuştu. Moğolların istilası ve geri çekilmesi, 19.yydan itibaren Kafkas Müslüman halkların göçüne ilaveten Balkanları kaybetmemiz üzerine bölgede yaşayan Türklerin yanı sıra Arnavut, Boşnak ve diğer Müslüman birimler göçerek Anadolu’ya yerleştiler. Bölgenin kadim halklarından olan Arap ve Kürtleri de düşününce Anadolu mozaiğinden yeni bir millet tasavvuru oluşturmak üzerinde duruldu.

Bu bağlamda “Anadoluculuk” 20. yy. başlarında 1. Dünya savaşından yenik çıkan ve parçalanan Osmanlı İmparatorluğu’dan geriye kalan Anadolu topraklarını merkeze alarak ortaya konulan yeni reel politik ve siyasi tutumla kimlik edinme süreci doğrultusunda benimseyen bir yaklaşım ve hareket” olarak ortaya çıkmıştır denilebilir.

Velhasıl İslâmcılık, Türkçülük ve Turancılık, Batıcılık, Mavi, yani Sekuler-Batıcı-iyonya ve Akdeniz kültürüne dayanan Anadoluculuk ile İslâmi değerleri yeniden okumaya çalışan Nurettin Topçu Anadoluculuğu bu bağlamda yapılan okumalardır. Yeni Devlet, kuruluş yeri olarak Anadolu’yu seçtiği için burada hâkim olan Ata yurdumuz Orta Asya Kültürü, burayı yurtlandırırken istifade ettiğimiz Roma ve Bizans Kültürlerinin bileşkesi olan Selçuk ve Osmanlı Kültürlerinden istifade ederek kendine özgü bir “ Cumhuriyet kültürü” oluşturmayı denemiştir.

Sonuç: Anadolu’da yeni bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyet’i kuruldu. Farklı içerikleriyle ortaya çıkan bütün fikirler ve akımlar, kuruluş aşamasındaki mahiyet ve hüviyet ilişkisindeki sorunları çözmeye yönelikti. Eğer bu çözüm önerilerini ve aralarındaki farkları analiz edersek, günümüzdeki çatışmaların ve ayrışmaların da nedenlerini bulabiliriz. Böylece farklılıkların aykırılığa dönüşmesine müsaade etmeyen bir “eşik” oluşturabilir ve bir arada yaşama motivasyonumuzu güçlendirebiliriz.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.